Bazen bir şehir, üzerinde yaşayan insanlardan önce konuşur. Ama dili kelimeler değil; çatlayan topraklar, kuruyan kuyular ve ansızın açılan devasa çukurlardır. Bugün Karapınar konuşuyor, Karapınar bağırıyor ama biz o sesi "siyasetin gürültüsü" arasında ne yazık ki duyamıyoruz.
Bir süredir elim kaleme gidip gidip duruyor. Yazsam, "Zamanı mı şimdi?" diyecekler. "Devlet büyükleri geliyor, işleri karıştırma" diyecekler. Hatta belki "Karalama yapıyor" damgası vuracaklar. Oysa benim derdim ne Ankara'daki koltuklar ne de o koltuklarda oturan isimler. Benim derdim; sabah uyanıp penceresini açtığında mısır tarlası yerine kara bir delik gören Ahmet Amca. Benim derdim; "Dede, burası eskiden neden yeşilmiş?" diye soracak olan doğmamış torunumuz.
Bize Bir Masal Anlattılar
Yıllardır bize bir hikaye anlatılıyor: "Çok su harcadınız, suyu bitirdiniz, o yüzden çöküyorsunuz." Ne kadar kolay değil mi? Faturayı sadece toprağın üstünde yaşam mücadelesi veren, eli nasırlı çiftçiye kesmek... Tamam, biz suyu hor kullandık, inkar etmiyoruz. Peki ya bizim suyumuzun damarlarını kesenler? Toros Dağları'ndan süzülüp binlerce yıldır bu ovayı besleyen kar sularının önüne barajlar, setler çekildiğinde; Karapınar'ın "hayat damarlarının" kesildiğini kimse görmedi mi? Bir hastanın serumunu çekip, sonra "Neden iyileşmiyorsun?" diye kızmak hangi adalete sığar?
Aşağıdan Çekilen Tıpa ve Gökten Gelen Sarsıntı
Tuz Gölü tarafına bakıyoruz... Ülkenin enerji güvenliği için dev tesisler kuruldu. Gurur duyduk mu? Duyduk. Ama o tesisler için yerin altındaki dengelerin nasıl oynatıldığını, havzanın dibindeki tıpanın nasıl çekildiğini konuşmaya korktuk. Biz yukarıda bir damla su için sondajı 200 metreye indirirken, aşağıda havzanın suyunun "büyük projeler" için nasıl vakumlandığını fısıltıyla bile söyleyemedik.

Dahası, toprağımız zaten yorgun, zaten altı boşalmış, pamuk ipliğine bağlıyken tepemizde patlayan her mühimmatta, atılan her ağır topta sadece camlarımız değil, yüreğimiz de titredi. "Güvenliktir" dedik, bağrımıza bastık. Ama o sarsıntıların, zaten çökmeye hazır olan toprağımıza vurduğu son darbe olduğunu içten içe hepimiz biliyorduk.
Miras mı Bırakacağız, Enkaz mı?
Şimdi tarihi bir dönüm noktasındayız. Bu gidişatın sonu belli. Karapınar, yavaş yavaş bir tarım kenti olmaktan çıkıyor. Su bitince, toprak çökünce, geriye insansız, sessiz, sadece güneş panellerinin ve tel örgülerin olduğu bir "Enerji Bölgesi" kalacak. Belki ülkemiz elektriğe doyacak, belki gazımız depolanacak. Ama o panellerin gölgesinde oynayacak bir çocuk, o tarlayı sürecek bir çiftçi, o camide saf tutacak bir cemaat kalmayacak.
Sormak zorundayız: Değer miydi? Bir ilçeyi haritadan silmek pahasına kurulan bu denklemde, bizi "gözden çıkarılabilir zayiat" olarak görenlere sesleniyorum: Biz istatistik değiliz, biz rakam değiliz. Biz bu toprağın ta kendisiyiz.
Bu satırları "karalama" olarak görenlere de son sözüm şudur: Yarın bu topraklar tamamen küsüp gittiğinde, torunlarınıza "Biz elimizden geleni yaptık ama gücümüz yetmedi" diyebilecek misiniz? Yoksa "Biliyorduk ama korktuk, sustuk" utancıyla mı yaşayacaksınız? Benim vicdanım susmaya el vermedi. Çünkü Karapınar’ın sessiz vedasını izlemek, konuşmaktan daha ağır geliyor insana. Tarihe not düşülsün: Biz bu toprağı sevdik ama koruyamadık.
Yorumlar
Kalan Karakter: